3 Haziran 2020 Çarşamba

Arzu Demir yazdı: Kriz kapitalizmin varoluş krizidir, sosyal devlet ile geçmez

Ekolojik krizin çapının dünyanın ve canlı yaşamının kaderini etkileyecek düzeyde olduğunu gördük. Üstelik yarının değil, bugünün bir sorunu. Emperyalist kapitalist sistem ile birlikte bütünleşmiş tek bir pazara dönen dünyada kapitalizm bir var oluş krizinde ve yaşamı tehdit eden ekolojik kriz de bu var oluş krizinin bir sonucu. Yaşanmakta olan kriz burjuva toplum içinde kalınarak aşılamadığı için, ezilenlerin önünde, o zaman sistem dışına çıkıp, kapitalizmi yıkmaktan başka bir yol kalmıyor.

Engels, Doğa'nın Diyalektiği kitabında "Doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır" diye yazmıştı. Engels'in neredeyse 150 yıl önce öngördüğü "doğanın öcü"nü aldığı günlerden geçiyoruz. Koronavirüs salgını, kapitalizm durdurulmazsa insanlığı nasıl büyük bir yıkım ve felaketin beklediğini açık bir şekilde hatırlattı.

Günlerdir salgının neden ve sonuçları üzerine düzinelerce, yorum, değerlendirme, kehanet, komplo teorisi vs. yapılıyor. En çok merak edilen ise salgın kontrol altına alınıp sona erdiğinde ne olacağı konusu. Bu sorunun yanıtını ararken, daha "sosyal" ve "ekolojik" bir kapitalizmin geleceği yanılmasına kapılanlar, '90'ların yeşil kapitalizmini bekleyenler de var.

Ancak bu beklenti gök kubbede hoş bir seda.

Neden mi?

Yanıtı vermek için virüsün kaynağından başlayalım. Marks, kapitalist üretim için "teknolojiyi geliştirir ve ancak bütün zenginliğin asıl kaynağını, yani toprağı ve emekçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde bileştirir" demişti. Yani kapitalizm, doğayı ve emekçiyi yıkmadan kendini var edemez. Burjuvazinin aşırı kar yasasına dayanan bu üretim biçimi, yani "üretim için üretim" ancak ve ancak doğanın ve insanın geri dönüşü olmayan bir yıkıma maruz kalması ile gerçekleşebilir.

Kapitalistler için bu bir tercih değil ya da kötü kapitalistlerin kötü politikaları nedeniyle insanlık böylesi bir yıkımla karşılaşmıyor. Yıkım, kapitalist sistemin zorunlu ve olağan bir sonucu. Yine Marx'tan hatırlatırsak, kapitalist üretim, insan ile doğa ve doğanın kendi içindeki döngüsü içinde metabolik yarıklar yarattı. "Kapitalizmin toplumsal metabolizması, doğal döngü ve süreçlerde metabolik yarıklar yaratarak, doğal metabolizmadan giderek ayrılmaktadır. Böylesi metabolik yarıklar, ekolojik yıkımın gitgide boyutlanan artışı tehlikesini doğurarak, toplumsal üretimin doğaca dayatılan ve doğanın yeniden üretiminin zorunlu koşullarını gerektiren düzenleyici yasalarını çiğnemektedir."(1)

Ekolojik krizin çapının dünyanın ve canlı yaşamının kaderini etkileyecek düzeyde olduğunu gördük. Üstelik yarının değil, bugünün bir sorunu.

Emperyalist kapitalist sistem ile birlikte bütünleşmiş tek bir pazara dönen dünyada kapitalizm bir var oluş krizinde ve yaşamı tehdit eden ekolojik kriz de bu var oluş krizinin bir sonucu.

Neden bir varoluş krizi?

Çünkü sermaye kendi varoluş zeminini üretemez durumda. Onun tarihsel varlık nedenini hatırlayalım. Emeğin toplumsal üretim güçlerini geliştirmesi, bilimin teknolojiye uygulanmasıydı. Ancak sermaye emeğin toplumsal güçlerini geliştirmek yerine, önünde bir engel haline geldi. Bu da kapitalizmin varoluşsal krizinin nesnel temelidir.

Artık bir çıkış yolu bulması zor. Ne 1870'lerdeki gibi krizi, tekelci sermaye aşamasına geçip dünyanın kapitalist olmayan bölgelerini sömürgeleştirerek aşabilir ne de 1974-75'deki kriz günlerinde yaptığı gibi özelleştirmeler ile devleti yağmalayıp sermayenin dolaşımı önündeki tüm engelleri aşarak yapabilir.

Kapitalistler bu yaşananlardan bir ders çıkarıp, sosyal ve ekolojik devlete dönebilir mi? Bu da mümkün değil. Sosyal devletin tarihsel koşulları ortadan kalktı. Sosyal devlet, sosyalizmin bir kazanımı olarak burjuva devletin bağrına saplanan bir hançerdi. "Birkaç yüz dünya tekelinin dünya pazarına hâkim olduğu bir dünyada 'sosyal devlet' bir hayaldir."(2)

Sermaye, artı kârdan vazgeçmez. Zaten vazgeçerse sermaye olmaz. Emeğin toplumsal güçlerini geliştiremezse, artı kâra ulaşmak için emek gücünün fiyatını aşağıya çekecek. Başka bir ifadeyle işçi ücretleri düşecek, işsizlik artacak. İşi olanlar da çok daha uzun süre ve çok daha ucuza çalışmak zorunda kalacak. Elbette ki, bu sürece siyasal olarak da daha baskıcı, otoriter ya da faşist rejimler eşlik edecek.

Ne olması gerekiyor?

Bu sorunun yanıtını bir alıntı ile verelim: "Varoluşsal kriz bir iktisadi kriz biçimi değildir. O, tarihsel varlık nedeni yitirmiş bir üretim tarzının, bu üretim tarzına tekabül eden toplum biçiminin krizidir. Varoluşsal kriz, iktisadi, siyasi, ideolojik krizin bütünüdür. Bu kriz, içinde oluştuğu koşullar altında aşılamaz, bir başka deyişle burjuva toplum kendi iç dinamikleriyle bu krizi aşma yeteneğinde değildir artık. Bu ancak bir "dış" gücün mevcut koşulları ortadan kaldırarak, yerine yeni koşulları koymasıyla, yani eski toplum biçiminin yerine yenisini geçirerek aşılabilir."(3)

Yaşanmakta olan kriz burjuva toplum içinde kalınarak aşılamadığı için, ezilenlerin önünde, o zaman sistem dışına çıkıp, kapitalizmi yıkmaktan başka bir yol kalmıyor.


(1) https://www.polenekoloji.org/21-yuzyilda-marxin-ekolojisi/
(2) http://www.marksistteori1.org/98-marksist-teori/sayi-25-mart-nisan-2017/959-kapitalizmin-varolussal-krizi.html
(3) http://www.marksistteori1.org/98-marksist-teori/sayi-25-mart-nisan-2017/959-kapitalizmin-varolussal-krizi.html