21 Ocak 2022 Cuma

Arif Çelebi yazdı | Uşaklıkta yeni dönem

Erdoğan'ın uşaklık etme güvencesi karşılığında efendilerinden uşaklığı (iktidarını) sürdürme güvencesi aldığı görülüyor. Elbette bunun burjuva iç siyasette bazı yansımaları olacaktır ama bizi asıl ilgilendiren tarafı içeride Kürt ulusal direnişi ve devrimci-demokratik halk hareketine yönelik faşist baskıların dışarıda emperyalizmin çıkarları doğrultusunda askeri saldırganlığın teşvik edilmiş olmasıdır.

Faşist şef Erdoğan, katıldığı NATO zirvesinde emperyalist ABD'nin yeni Başkanı Biden'le yaptığı görüşmede ne yaman bir uşak olduğunu kanıtlamaya çalıştı. İki ülke arasında bunca tartışmalı konu varken her iki lider tarafından "görüşmenin olumlu" geçtiği yönünde yapılan açıklamalar bu gerçeği teyit ediyor. Belli ki efendi ile uşak arasındaki ilişkinin yeni düzeyde kurulması konusunda mutabık kalmışlar.

G7 ve NATO toplantısı, batı emperyalizminin ABD liderliğinde yeniden sıkı bir cepheleşme eğilimini ortaya koydu. Böyle bir cepheleşme ancak karşı cephe ya da cepheler tarif edilerek oluşturulabilir. Rusya ve Çin'e dair yapılan vurguların asıl nedeni budur. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg "İlişkilerimiz, Rusya'nın agresif tavırları nedeniyle Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana en dip seviyede" dedi ve NATO toplantısı sonuç bildirgesinde sisteme meydan okuyan Çin'in durdurulması için adım atılacağı belirtildi. Bu iki ülke, Stoltenberg'in tarifi ile henüz "düşman" olarak tanımlanmıyor. Ortaya konulan strateji her iki ülkenin batı emperyalizminin çıkarlarına tabi hale getirilmesini içeriyor.

Türkiye'nin Rusya'dan uzaklaştırılması ve NATO limanına sıkıca bağlanması, son toplantının Türkiye başlığının temel konusuydu. Faşist şefin bu yönde yeterince güvence verdiği anlaşılıyor. ABD Afganistan'dan askerlerini çekiyorken faşist şefin emperyalistlerin çıkarlarını korumak için burada nöbet tutma isteği bu güvencelerden sadece biri olsa gerek. NATO'ya girmek için Kore'de binlerce halk çocuğunu emperyalizme kurban eden Türkiye, bu kez NATO'da kalmak için halk çocuklarını emperyalizme kurban etme sözü veriyor.

Belli ki "araya oynama", Rusya ve ABD'yi aynı anda idare etme döneminin sonuna gelindi. Hemen aşırı yorumlara giderek Rusya ile ilişkilerin bütünüyle bozulacağını beklemek doğru olmaz. Burada kastedilen Türkiye'ye geniş bir manevra olanağı sağlayan dönemin geride kalmakta olduğudur. Aynı durum Rusya için de geçerlidir. Rusya, Türkiye'yi ABD'den uzaklaştırmak için işbirliği alanlarını alabildiğine genişletti. Batı emperyalizmi Türkiye'yi bir karar vermeye zorladı. Buradan yola çıkarak Rusya pozisyonunu yeniden belirleyecektir, ilişkilerin eskisi gibi sürmeyeceği bellidir.

Erdoğan'ın uşaklık etme güvencesi karşılığında efendilerinden uşaklığı (iktidarını) sürdürme güvencesi aldığı görülüyor. Elbette bunun burjuva iç siyasette bazı yansımaları olacaktır ama bizi asıl ilgilendiren tarafı, içeride Kürt ulusal direnişi ve devrimci-demokratik halk hareketine yönelik faşist baskıların dışarıda emperyalizmin çıkarları doğrultusunda askeri saldırganlığın teşvik edilmiş olmasıdır.

'EMPERYALİST TÜRKİYE' MASALININ SONU
Suriye'den Karabağ'a, Libya'dan Güney Kürdistan'a kadar pek çok yerde kılıç sallar hale gelmesi faşist şefin liderliğindeki Türkiye'nin emperyalist ya da alt emperyalist olarak tanımlanmasının başta gelen kanıtı olarak gösterildi. Politik İslamcı saray rejiminin emperyalist hevesleri olduğunu kim inkar edebilir. Kapitalist emperyalizmin iktisadi olduğu kadar siyasi ve ideolojik bir kriz, bir başka deyişle varoluşsal kriz içinde olduğu, ABD emperyalizminin gerilediği ve kapitalist sistemin liderlik misyonunu eskisi kadar yerine getiremediği koşullarda faşist şefin liderliğindeki Türkiye burjuvazisinin yeni Osmanlıcı heveslerinin kabardığı açık.

Ne var ki emperyalist olmak için "heves" yetmiyor, askeri teknik ve işgalci saldırganlık da kendi başına kimseyi emperyalist yapmıyor, askeri ve siyasi hegemonyanın kendi gücüne dayanarak sürdürülebilir olması gerekiyor.

Askeri ve siyasi hegemonya, kaynağını ekonomik güçten alır. 

Mart ayındaki TÜSİAD Olağan Genel Kurul toplantısında Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski Türkiye ekonomisini şöyle tanımlıyordu: "TL'nin zayıflığı, dışsal şoklar karşısında bizi korunmasız bırakacaktır. TL'ye güveni yeniden kazandırmalıyız, aksi takdirde had safhaya varan işsizlik, alım gücünde azalma, büyümenin finansmanı gibi temel sorunların çözülmesi mümkün değil. İşsizlik toplumu korkutucu boyutta tehdit etmekte; rezervlerimiz azaldı. Gıda enflasyonunun özel olarak ele alınması, tarım sektörünün sorunlarını kalıcı çözecek bir programın hazırlanmasının gereğine inanıyoruz."

Böyle bir ekonomi ile askeri ve siyasi hegemonyayı nereye kadar sürdürebilirsiniz?

Denebilir ki askeri ve siyasi hegemonya yağma, talan ve sömürü yoluyla ekonomiyi güçlendirmenin bir aracı değil mi?

Doğru ama ekonominiz yapısal sorunlar taşıyorsa, değirmeni dışarıdan su taşıyarak döndüremezsiniz.

Aynı toplantıda TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan bu gerçeği şöyle dile getiriyor: "Bugün ile 1970'ler arasında ciddi paralellikler var. Pandeminin yol açtığı ekonomik zorluklar, zaten var olan yapısal zorlukların üzerine ekleniyor; yolun bir yanı istikrarsızlık, bir yanı ekonomik daralma, işsizlik ve geçim sıkıntısı, ülke olarak hepimiz bu arabanın içindeyiz."

Özilhan'ın belirttiği yapısal sorunlar, 14 Haziran tarihli IMF açıklamasında daha dolaysız biçimde tarif ediliyor: "Türkiye, yüksek enflasyon, düşük rezerv, yüksek dış finansman ihtiyacı ve dolarizasyonla baş başa kaldı."

IMF'nin belirttiği bu temel sorunlar, dışarıdan sermaye akışı olmadan ekonominin ayakta kalamayacağı anlamına geliyor. Bir başka deyişle emperyalist sermayeye avuç açmadan bir varlık gösteremiyorsunuz. Bu kaçınılmaz. Zira Türkiye, emperyalizmin bir mali ekonomik sömürgesine dönüşmüştür. Kapitalist emperyalizmin varoluşsal bunalımının yarattığı politik hegemonya boşluklarından faydalanmanın bir sınırı var, bu sınırın çapını son tahlilde sizin ekonomik gücünüz belirler.

Türkiye bu sınırı yeterince zorladı ve olanak buldukça da zorlamaya devam etmek isteyecektir ama dönüp dolaşıp emperyalist tefecilerin kapısına dayanacaktır. Emperyalizme bu denli bağımlılığın siyasi faturası da elbette uşaklık olacaktır.

KÜRT SORUNU SÜRDÜKÇE EMPERYALİZME UŞAKLIK DERİNLEŞİR
Türkiye'nin iki temel probleminden ilki, emperyalizmin mali ekonomik sömürgesi olması ise ikincisi, politik özgürlüğün yokluğudur. Politik özgürlükten yoksunluğun önde gelen sebebi Kuzey Kürdistan'ın sömürgeci boyunduruk altında tutulmasıdır. Sömürgeci boyunduruk kırılmadıkça politik özgürlük elde edilemez. Politik özgürlüğün olmadığı yerde yalnızca faşist baskı ve devlet terörü dizginlerinden boşalmaz, keyfilik, kuralsızlık, kayırmacılık, rüşvet, mafyacılık, çetecilik devlet düzeninin olmazsa olmazları haline gelir.

Son kırk yıllık deneyim göstermiştir ki, Kürt ulusal direnişi faşist baskı ve terörle ortadan kaldırılamamış, Kürt sorunu hiç olmadığı kadar uluslararası bir boyut kazanmıştır. Bugüne kadar Kuzey Kürdistan'da Kürt ulusal başkaldırısı zaferle sonuçlanmamışsa bunun başta gelen nedeni emperyalizmin Türkiye'ye verdiği destektir. Sömürgeci faşist Türkiye bugün bu desteğe çok daha fazla muhtaçtır. Zira Rojava devrimi ve IŞİD karşısında elde edilen askeri zaferle birlikte Kürt sorunu hem dünya halkları nezdinde hem de emperyalistler cephesinde yeni bir içerik kazanmıştır. Kürtlerin ulusal statü yokluğunu kendi varlık sebebi sayan Türkiye şimdi bu olası statü oluşumunu engellemek için emperyalizme çok daha fazla muhtaçtır. Eğer ABD izin vermezse Türkiye Güney Kürdistan'a işgalci saldırılarını sürdüremez, Rojava'daki işgali sürekli kılamaz.

Emperyalistler de bu muhtaçlık halini elbette bağımlılığı derinleştirmede bir koz olarak kullanmaktadır.

HER TARAF BATAKLIK 
Bir an faşist şeflik rejiminin yerine "Millet İttifakı"nın geçtiğini düşünelim. Bu her iki konuda bir çözümleri var mı? Bu ittifakı oluşturan partilerin mali ekonomik sömürgeleştirmeye bir itirazı yok. Emperyalist sermayenin akışı için sistemin iyileştirilmesini istiyorlar, faşist şefi bu sistemi bozuma uğrattığı için eleştiriyorlar, bir başka deyişle bağımlılığın daha da derinleştirilmesinden başka bir programları yok.

Kürt sorununda da bir çözüm geliştirmiş değiller, geliştiremezler de. Kürtlerin bir ulus olarak varlığı kabul edilerek ulusal statüleri kabul edilmedikçe bu sorun çözülemez. Bu partilerin bu yönde adım atmayacakları ortada. Hal böyle olunca bu konuda da dönüp dolaşıp faşist devlet terörünü artırmak ve bu konuda emperyalistlerden medet ummak dışında bir çıkış yolu önermiş olmuyorlar.

Türkiye bir bataklıktır. Hiçbir burjuva yoldan bu bataklık kurutulamaz. Emperyalizme bağımlılık ve politik özgürlükten yoksunluk, bu bataklığın başlıca oluşturucu elementleridir. Burjuva Türk siyaseti bu bataklıktan beslenmektedir. Bataklıkta olanların, varlıklarını bu bataklığa borçlu olanların bu bataklığı kurutamayacakları açık. Burjuva Türk siyasetinin bütün fraksiyonları emperyalizmin sopasına muhtaçtır, ancak o sopaya tutunarak batmaktan kurtulmaktadırlar.