16 Ocak 2021 Cumartesi

Arîn Çîya yazdı | Beşikçi'nin önerisi çözüm mü çıkmaz mı?

Hem yükselen PKK karşıtlığını hem de Rojava'ya yönelik artan hoşnutsuzluğu TC sömürgecilerinin baskısı ile izah etmek yanlıştır. Kuşkusuz TC yönetiminin baskısı önemli etkendir, ama görülüyor ki bilhassa PDK yöneticilerinin sınıfsal çıkarı bu karşıtlığın başlıca nedenlerinden biridir. Bir başka deyişle, TC'nin baskısı ile Başûr yöneticilerinin sınıf çıkarı örtüşür hale gelmiştir.

Irak Merkezi Hükümeti ile Başûr yönetimi arasında uzun zamandır sorun olan bütçe anlaşmasının imzalandığı açıklandı. Anlaşmaya göre Kürdistan Bölgesi'nde çıkarılan petrolün 250 bin varili ve gümrük kapılarından elde edilen gelirlerin yüzde 50'si merkezi hükümete aktarılacak, bunun karşılığında merkezi bütçenin yüzde 12'si Kürdistan bölgesine verilecek. Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) anlaşma yapmaya mecbur kaldı. Başka çaresi de yoktu. Anlaşma bu haliyle onaylansa dahi bu ancak geçici bir rahatlama yaratır ve temel hiçbir soruna çare olamaz.

İki şehir devletine bölünmüş, merkezi bir siyasi ve iktisadi yönetimden yoksun; en üstteki küçük bir azınlığın devlet yönetimini elinde bulundurma ayrıcalığını toplumsal servete el koymanın aracı olarak kullandığı; var olan üretken iktisadi temelin de bu egemen azınlık tarafından yıkıldığı ve iç pazarın bir çeşit serbest sömürge pazarı haline getirildiği; petrol ve gümrük dışında hesaba katılabilir bir gelir kaynağının olmadığı, buradan elde edilen gelirlerin de yeni yatırımlara ayrılmak yerine egemen azınlığın kasasına aktarılarak yağmalandığı; halkın büyük çoğunluğu için devletten maaş almanın tek geçim kaynağı haline getirildiği bir sistemde bu ve benzeri anlaşmalar temel hiçbir sorunu çözmeye hizmet etmez.

Başûr'daki sistem bu haliyle burjuva iktisadı anlamında dahi bir "çevrim" yapamaz. Devletten gelecek olan maaşa bağımlı kılınan bir emekçiler topluluğu ve sermaye yerine, servet biriktiren mutlu küçük bir azınlıktan oluşan bir toplumda, halk devlete, devlet yönetimini elinde bulunduranlar da dışarıya avuç açmak zorundadır. Böyle bir toplumda bunalım, çürüme ve isyan sürekli bir hal alır.

Bu durumdan kurtulmanın ilk elden yolu, halkı temsil eden birleşik bir yönetimin kurulması, küçük bir azınlığın toplumsal serveti yağmalamasının siyasi ve iktisadi temellerinin yıkılması, halkın temel çıkarlarını esas alan, iktisadi kaynakların toplumsal bir ekonomik inşa için kullanıldığı yeni bir siyasi ve iktisadi sistemin kurulmasıdır. Bu da yetmez, zira Kürdistan'ın her bir parçası çeşitli statüler kazanabilir ama bu kazanımların korunması, ancak her türlü sömürgeci bağımlılık ilişkisinden kurtulmuş özgür federasyonlar ve birleşik bir Kürdistan'la mümkündür.

Ne var ki bugünkü Başûr yönetimi ve sistemi bu hattan giderek daha fazla uzaklaşmaktadır. Öyle ki Kürdistan ulusal güçleri arasında daha sıkı bir ittifaka ya da işbirliğine yönelmek yerine, bu ittifak ve işbirliği zeminini yıkmaya dönük adımlar atıyor, ulusal çıkarları sınıfsal çıkarlarına heba eden girişimlerde bulunuyor.

Başûr yönetimi, ki esasen de Kürdistan Demokrat Partisi'nin (PDK) egemen olduğu Hewler son yıllarda sömürgeci güçlerle hesaplaşacağına PKK ve Rojava Özerk Yönetimini hedef tahtasına oturtmaya başladı.

KBY Başbakanı Mesrur Barzani, Başûr'daki halk ayaklanmasından PKK ve Rojava'dan gelenleri sorumlu tuttu, ABD'den Rojava sınırına asker koymasını ve QSD'ye yaptığı askeri yardımları kesmesini istedi.

Bu ulusal değil, sınıfsal bir korkudur.

PKK'nin, PDK ve Kürdistan Yurtseverler Birliği'nden (YNK) farkı nedir? Bunların üçünün de ulusalcı amaçlarla oluşmaları benzer yanlarını oluştursa da PKK, soy bağına ve mülk sahibi sınıflara değil emekçi sınıflara dayanan ve temel kadroları bu sınıflardan gelen bir parti olarak onlardan ayrışmaktadır. Özellikle PDK'yi PKK karşıtlığına sürükleyen etmenlerden biri bu olsa da bununla birlikte esas neden PKK'nin aynı zamanda silahlı bir güç olmasıdır. PDK, silahlı emekçilerden oluşan bir kuvveti sınıfsal bir tehdit olarak görmektedir.

Daha önce de bahsedildiği gibi Başûr'da iki şehir devletinden oluşan iki parti egemenliğine dayalı bir sistem yürürlüktedir. Bu iki partinin kendi yönetiminde silahlı güçleri ve istihbaratının olması bulundukları alandaki temel egemenlik aracıdır. Bunların her biri kendisini devlet olarak yetkilendirdiği için bir başka partinin askeri kuvvet oluşturması mümkün değildir. Hal böyle olunca bir başka parti halkın desteğini alsa da böyle bir kuvvetten yoksun olduğu için etkisi zayıf kalmaktadır. Örneğin Goran (Değişim) Partisi'nin durumu tam böyledir. YNK'den ayrışan bu parti halkçı bir söylemle ortaya çıksa da sistemin dışına çıkamadığı için ve sistemi değiştirecek kuvvetlerden yoksun olduğu için bir muhalefet partisi olmanın ötesine geçememiştir. PKK ise Başûr sistemi içindeki bir parti değildir fakat Başûr'dadır, Kürt emekçilerine dayanan ve işbirlikçi olmayan mülk sahibi sınıfların da desteğini alan, Kürdistan'ın dört parçasının kurtuluşu için savaşan silahlı bir özgürlük hareketidir. Onun programının küçük burjuva demokratizmi ve sosyalizmi ile sınırlı olması bu gerçeği değiştirmiyor. PDK ve genel olarak Başûr yönetimi, iktisadi bunalım ve toplumsal çürümenin boyutlarının giderek arttığı koşullarda PKK'nin Başûr'da bir sosyal temel kazanması ihtimalinden büyük bir endişe duyuyor. Mesrur Barzani bu korkuyu "onlar kendilerini misafir değil, iktidarın alternatifi gibi tanımlıyor" diyerek ortaya koydu. Bu endişenin sonucudur ki, serhildanların nedenini sistemin giderek derinleşen bunalımında, keskinleşen sınıf çelişkilerinde arayacağına PKK ve Rojava'dan gelenlerin kışkırtıcılığına bağlamaktadır.

Rojava'daki sistem Başûr yöneticilerini hoşnut etmiyor. Rojava'daki demokratik halkçı sistem ve kadın devrimi, halkçı bir ekonomi inşa çabası Başûr'daki siyasi ve iktisadi çürümüşlüğe isyan eden emekçilerin ilgisini çekiyor.

Hem yükselen PKK karşıtlığını hem de Rojava'ya yönelik artan hoşnutsuzluğu TC sömürgecilerinin baskısı ile izah etmek yanlıştır. Kuşkusuz TC yönetiminin baskısı önemli etkendir, ama görülüyor ki bilhassa PDK yöneticilerinin sınıfsal çıkarı bu karşıtlığın başlıca nedenlerinden biridir. Bir başka deyişle, TC'nin baskısı ile Başûr yöneticilerinin sınıf çıkarı örtüşür hale gelmiştir.

Başûrlu emekçiler 2011 ve 2017'de de neredeyse aynı sebepler ve aynı taleplerle ayaklanmış ve yine benzer biçimde ayrım gözetmeksizin bütün parti binalarını ve devlet kurumlarını ateşe vermişlerdi. Bu her iki ayaklanmada da gençler ayaklanmacıların çoğunluğunu oluşturuyordu. O günlerde Başûr yönetimi bu serhildanlardan "dışardan gelenleri", PKK'yi sorumlu tutmamıştı.

Beşikçi bu gerçeği neden göz ardı ediyor? O da tıpkı Mesrur Barzani gibi ayaklanmaların ve "şiddet" olaylarının sorumluluğunu PKK'ye yıkıyor ama 2011 ve 2017 ayaklanmalarından hiç söz etmiyor.

Beşikçi aynı yazısında PKK/KCK'nın, "Şengal'de Haşdi Şabi ile ortaklık, işbirliği içinde Şengal'i Kürdistan'dan uzaklaştırma çabasında" olduğunu ileri sürüyor. Şengal'i önce IŞİD'e bırakarak kaçan, daha sonra Haşdi Şabi'ye anlaşmayla teslim eden PDK değil mi? Eğer PKK/KCK de PDK gibi yapsaydı şimdi Şengallilerin hali ne olurdu? Haşdi Şabi Şengal'in bütününe hakim olmayacak mıydı? Eğer bugün Şengal halen Kürdistan'ın bir parçasıysa, bu özerklik ilan eden ve özsavunma kuvvetleri oluşturan Şengallilerin sayesinde değil mi? Beşikçi bunları neden görmezden geliyor?

Beşikçi, Kürt ulusal kurtuluş davasına kendisini adamış bir Türkiye aydınıdır. Bilimsel çalışmaları Türk aydınları kadar Kürt yurtseverleri için de ön açıcı olmuştur. Ne var ki, bugünlerde Başûr yönetimine öyle angaje olmuştur ki bilimsellikten giderek uzaklaşmaktadır, "Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde PKK-Haşdi Şabi işbirliği" yazısı bu savrulmanın en son örneğidir. Bu yazısında Başûr yöneticilerinin bütün iddialarını doğru kabul ederek PKK'yi eleştirmektedir. Ne var ki eleştiri sınırları içinde de kalmayarak bir devlet yöneticisi gibi hüküm kurmaya başladığı görülüyor. Beşikçi, PKK/KCK'nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin egemenliğini tanımaya davet edilmesi gerektiğini belirterek, "Tanımıyorsa bölgeyi terketmelidir. Terketmiyorsa, takibatla, idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalmalıdır" diyor. Bunun bir eleştiri ya da değerlendirme olduğu söylenebilir mi? "Takibat, idari ceza ve yaptırım" uygulayarak terk etmeye zorlamak kime hizmet eder? Bu TC'nin temel talebi değil mi? Böyle bir girişimin Birakujî'ye sebep olacağı belli değil mi?

Beşikçi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin kazanımlarını korumak için bu adımların atılması gerektiğini ileri sürüyor. Gel gör ki böyle bir adım kazanımları korumaya hizmet etmez. Kürt Özgürlük Hareketinin Rojava'da başarısızlığa uğraması, Başûr'u terk etmesi KBY'ye kazandırmaz kaybettirir, KBY'yi yalnızlaştırır ve sömürgeciler için çok daha kolay yutulur bir lokma haline getirir.

KBY'nin problemi PKK ya da Rojava değil, Başûr'daki siyasi ve iktisadi sistemdir. Bu sistemle kazanımların korunması bir yana eldekiler de giderek yitirilecek, sömürgecilere bağımlılık giderek derinleşecektir. Bağımsızlık Referandumu sonrası Kürdistan Bölgesinin topraklarının bir bölümünün elden çıkarılmasının nedeni PKK ya da Rojava mıydı? Kerkük gibi Kürdistan'ın kalbi olan bir şehri merkezi hükümete PKK mi teslim etti? Anayasanın 104. maddesinin uygulanmasını PKK ve Rojava yönetimi mi engelliyor? Bütçe payının yüzde 17'den yüzde 12'ye düşmesinin nedeni PKK ve Rojava mıdır? Nüfusun neredeyse dörtte birinin maaşa bağımlı hale gelmesine ve bu maaşların ödenmemesine PKK mi neden olmuştur? İktisadi kaynaklara, petrol ve gümrük gelirlerine PKK mi el koymuştur?

Beşikçi'nin bu sorulara bir yanıtı var mı?

PDK, MSA'ya yönelik kuşatma, tecrit etme ve saldırma politikasını terk etmeli, Rojava ile ulusal kardeşlik ve dostluk ilişkisi kurmalıdır.

Kürt partileri arasında ortaya çıkan sorunların yegane çözüm yolu birinin diğerini alt etmesinden, cezalandırmasından değil ulusal çıkarları ve birliği esas almaktan geçer. Aksi her tutum Kürdistan'ın parçalanmışlığını meşrulaştırarak sömürgecilerin ekmeğine yağ sürer. Sorunların görüşüleceği bir ulusal kongre hemen toplanamasa da ulusal konferans ya da konferanslar pekala toplanabilir. Atılması gereken ilk adım budur.